Untitled


   
 
  Rasim Bakıcıoğlu(Eğitimci)






DÜŞLERİ TÜKENMEYEN BİR EĞİTİMCİ RASİM BAKIRCIOĞLU
Sayın öğretmenim, kendinizi anlatır mısınız, kimdir Rasim Bakırcıoğlu?


-1937 yılının Mart’ında, Ardanuç’un Aşağı Irmaklar köyünde dünyaya gelmişim. Babam, ben altı aylıkken ölmüş. Ama annem, pek çok anne gibi bana öyle bir kol kanat germiş, beni sevgi ve ilgisiyle öyle sarıp sarmalamış ki ben, en yoğun acılarla karşılaştığım zamanlarda bile özgüvenimi yitirmiyorum. On bir yaşımda annemin ölüm acısına da sanırım, o sayede katlanmayı başardım.


Dün gibi anımsıyorum: Daha dört yaşındaydım. Annem, bir akşamüstü, evimizin yakınından geçen köy yolunun kenarındaki pınardan su alıyordu. Ben de yanında idim. Oradan geçen karşı mahalleli bir grup kadın, pınarın başında durup annemle söyleşmeye başlamıştı. Onlardan biri ile annem arasında şu konuşma geçti:


“Sebile, maşallah kocaman adam oldu oğlun.”


Annem, sağ omzumdaki elini omzuma daha da bastırarak:


“Evet, büyüdü; iki yıl sonra okula gidecek. Yazmamı satacağım, oğlumu okutacağım, Güllü yengesi.”


Öyle sanıyorum ki benim okuma, öğrenme isteğimi filizlendiren ilk etken, annemin bu sözü oldu. Bu ilk kıvılcım, daha sonra ninemin, dedemin, dayımın, okuduğum okulların ve öğretmenlerimin de etkisiyle, daha çok okuma ve daha çok öğrenme tutkusuna dönüştü. Bu tutku, son evriliminde ise, “herkesin okumasına, eğitimden eşit koşullarda yararlanmasına yardım etme” amacını da içeren bir nitelik kazanıp kimlik ve kişiliğimle bütünleşti.


Bu söylediklerimi somutlaştırayım biraz: İlkokul öğretmenim Ahmet Üstündağ, her ulusal bayramda bana şiir okuttu ya da konuşma yaptırdı. Çıkardığımız duvar gazetesinde “başmuharirlik” yapmamı sağladı. Beşinci sınıfta sahneye koyduğumuz “Karagöz’ün Yazıcılığı” adlı oyunun başrolünü verdi bana. Çalışkanlığımı hep destekledi.


Başlangıç iyi de olsa; annem, beni okutmak için yazmasını satmayı göze de alsa, H. A. Yücel’in, İ. H. Tonguç’un Anadolu’nun yirmi bir yerinde yaktığı meşalelerden biri olanKars Cilavuz Köy Enstitüsü açılmamış olsaydı, annemin düşü gerçekleşemezdi. 1951–1952 öğretim yılında bu okulun sınavlarını kazanamasaydım, sanırım annemin okumam yolundaki düşü, yine yalnızca düş olarak kalırdı. Olumlu rastlantılar, Cilavuz’da da sürdü. Öğretmenlerim Mehmet Dündar, Nevvare Ünsal, Yusuf Ziya Bahadınlı, Nevin Göğsal,, Ahmet Sertöz, Naime Toraman ve Cahide Kelekçi’nin; okul müdürümüz Tevfik Yavuzer’in, çok olumlu etkileri oldu, üzerimde. Öğrenciliğim, Köy Enstitülerinin budanmaya başlandığı yıllara rastlamasına karşın, bütün dünyaya örnek oluşturan ve köyü canlandırmayı amaçlayan uygulamalı eğitimin soluğu henüz tümüyle kısılamamıştı. Yirmi bin kitabı barındıran kitaplığı yerinde duruyordu. Türkiye’de çıkan tüm gazeteleri ve birçok dergiyi sürekli bulabildiğimiz kocaman okuma salonu buyruğumuzdaydı. Öğrenci olarak, okul yönetiminde söz ve eylem sahibi olmanın gururunu yaşamayı sürdürüyorduk. Her hafta sonu, Bayrak töreninde; ayda bir de yemekhanede gerçekleştirilen okul yaşamını değerlendirme ve eleştirme toplantıları sürüyordu. Tüm eğitsel kollar, göstermelik olarak değil; öğrencilerin tümünü kucaklayan çalışmalarıyla etkinlik gösteriyordu. Her yıl, bine yakın öğrencisi ile Cilavuz, Kars’ın merkezinde 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda sunduğu spor gösterileriyle Kars halkının hayranlığını kazanıyordu.


Bu ve benzeri etkilerle biçimlenip özleşen mesleki kişiliğimin damgasını taşıyan ilkokul öğretmenliğim süresince, beni yetiştiren okuldaki kazanımlarımı, bu kez öğrencilerime yaşatmaya çalışıyordum. Bu yıllarda, beş yıl müfettişliğimizi yapan Hesabali Turan’dan da çok şey öğrendiğimi belirtmeden geçmemeliyim.


Çok istediğim yüksek öğrenimimi, İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji (Eğitim) bölümünde, türlü nedenlerle ancak, yedi yıllık ilkokul öğretmenliğimden sonra gerçekleştirebildim. Burada, zorunlu ikinci dal olarak, Türkçe öğretmenliğini seçme olanağım oldu. Eğitim bölümünde, öğretmenlerim Mebuse Sürmeli, Dr. Halis Özgü, Dr. Fatma Varış, Ahmet Zeki Ökmen, Fevzi Selen, Ertuğrul Günışık ve Faik Binal; Türkçe bölümünde de Şair Behçet Necatigil, dilbilgisi yazarı Haydar Ediskun ve Türk Edebiyatçısı Şemsettin Kutlu, kişiliğimde derin izler bıraktı. Çapa Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulu, o yıllarda altın dönemini yaşıyordu. Her Perşembe, ünlü eğitimci Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun konferanslarını izliyorduk. Okulumuzun salonunda her hafta bir etkinlik, bizi bekliyordu. Kimisi Türkiye; kimisi de dünya çapında bilim, sanat, edebiyat insanları ve gazetecilerinin katıldığı açık oturumlar, oyunlar ve konuşmalarla besleniyorduk. Ayrıca her Çarşamba günü öğlenden sonra, yetkili bir öğretmenin rehberliğinde gerçekleştirilen İstanbul gezilerinden yararlanıyorduk. Açık konuşmak gerekirse, İstanbul’un gerek okul içinde gerekse okul dışındaki olanaklarından en üst düzeyde yararlanabilmek için büyük çaba gösteriyordum.


Okul sonrasında, Çorum İlköğretmen Okulu’ndaki yaklaşık dokuz yıl süren öğretmenlik yıllarım başladı. Meslek yaşamımın en renkli ve verimli yılları oldu diyebilirim, Çorum’da geçen yıllarım. Bütün gücümü, bir yandan öğrencilerimi en iyi yetişmeye; bir yandan kendimi geliştirmeye; bir yandan da Çorum gazetesine haftalık yazılar yazmada kullandım, o yıllarda.


Bunun ardından, beş yıl süren Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliği geldi. O yılların gerginlik içinde geçen havasını, ilk kitabım olan “Ruh Sağlığı ve Rehberlik”i yazıp yayımlayarak hafifletmeye çalıştım.


Sonra toplam yedi yıl süren Gazi Eğitim Enstitülü, Yüksek Öğretmen Okullu ve Gazi Eğitim Fakülteli yıllarım başladı. O yıllarla birlikte de yeniden öğrenciliğim. Bizim zamanımızda ön lisans düzeyinde eğitim veren Pedagoji Bölümü mezunlarına Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi, bir Tamamlama Programı hazırlamıştı. Fark derslerinin sınavlarını vererek bitirdiğim Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapma olanağı doğunca, aradan onu da çıkarmış oldum. Bir yıl boyunca gündüz Gazi’de öğretmenlik; gece de Eğitim Fakültesi’nde yüksek lisans öğrenciliği yaptım. Ertesi yıl da tez çalışmamı bitirerek “eğitimde psikolojik hizmetler uzmanı” unvanını aldım. Kırkından sonra saz çaldığım bu okuldaki öğretmenlerimden özellikle Prof. Dr. Yıldız Kuzgun, Prof. Dr. Engin Geçtan, Doç. Dr. İpek Gürkaynak, Doç Dr. Haydar Taymaz ve Dr. Siral Ülkü’den çok yararlandığımı ve etkilendiğimi belirtmeliyim.


Gazi’deki günlerim de böyle yoğun geçiyordu. Ama biliyor musun, bugün basıma hazır bekleyen “Gençlik, Orta Yaşlılık ve Yaşlılıkta Ruh Sağlığı” ve yine bugün, geliştirilmiş yedinci baskısına ulaşmış olan “Rehberlik ve Psikolojik Danışma” adlı kitaplarımı, o yoğun çalışmalar arasında oluşturup derslerimde okuttum. Gazi’deki son yıllarımda iki yaz dönemi, orta öğretim öğretmenlerine mesleki formasyon eğitimi vermek üzere K.K.Türk Cumhuriyeti’ne gönderildim. Bir yaz da Anadolu Üniversitesi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışma dersleri verdim. Kısa bir süre Yayımlar Genel Müdürlüğü Başyardımcılığı, Ankara Mamak Lisesi felsefe grubu öğretmenliği yaptım. 1985 yılının Şubatında da emekli oldum.


Emekliliğimin ilk on üç yılına, şimdiki adıyla Özgün Medya’nın genç patronu el koydu. Orada, Genel Yayın Yönetmeni, yazar ve editör olarak çalışıp iki ilkokul ünüte dergisi ile birçok kitap ürettim. Aynı yayınevine Güner Yalçın’la birlikte İlkokul Türkçe ders kitapları yazdım. Ayrıca ilkokulun her sınıfı için “Türkçe Dilbilgisi” kitapları, “Okullarda Anılan ve Kutlanan Belirli Gün ve Haftalar” ile “Yazım Kılavuzu”nu hazırladım.


Emekliliğe ötelemiş olduğum pek çok okuma ve yazma düşümü, bu on üç yıl süresince, bir kez daha ötelemek zorunda kaldım. Yaşamımın bu dönemini de kapatır kapatmaz, ötelemiş olduğum düşlerimi gerçekleştirmek üzere, sakin bir yere yerleşme arayışına başladım. Bu arayışım, Foça’da son buldu.







-Sayın Hocam, size Foça ile ilgili ayrıca sorum olacak. Ona geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Bu söyleşi, benim için çok özel bir anlam taşıyor. İlk görev yeriniz olan Ardanuç Tosunlu köyü, benim doğduğum köy. Köy halkı sizi o genç yaşınızda çok sevmiş, sizden etkilenmiş. Babaannem (Firdevs ninem) de bana sizin adınızı koydurmuş. Biraz o günlerden söz eder misiniz?


-Rasimciğim, seninle kısa süre önce gerçekleştirdiğimiz telefon görüşmesi sırasında bunu bana anlattığında, inan, günlerce bu olayın etkisinden kurtulamadım. Firdevs Nine’nin bu duyarlığı karşısında hem çok mutlu oldum hem de oldukça duygulandım, onurlandım. Beni çok yüceltici bir davranış bu. Firdevs Nine’yi derin bir saygıyla anıyorum. Senin de benim dünyamda artık çok özel bir yerinin olduğunu bilmeni istiyorum. Ancak, şu da bilinmelidir ki on dokuz yaşındaki o öğretmen, tek başına, kadını erkeği ile köy halkı üzerinde bu denli olumlu izlenim bırakabilmişse, bu güzel sonuç, yalnızca o öğretmenin kişisel gücünden kaynaklanmamıştır. Bu gücün kaynağı, o öğretmeni yetiştiren kişilerle eğitim kurumları ve o kurumlarda görev yapan öğretmen ve yöneticilerdir. Bu noktada, bir şey itiraf edeyim sana: O zamanların bütün öğretmenleri gibi, ben de çalıştığım köyün yalnızca çocuklarını okutmakla görevli olmadığımı; o görevimle birlikte tüm köy halkını da aydınlatmakla, Atatürk Türkiyesinin çağdaş yurttaşları haline getirmekle; yani köyü “canlandırmakla” da görevli olduğumu düşünüyor ve bunu başarabileceğime inanıyordum. Çünkü yol göstericilerimiz, her fırsatta bu özgörevimizi de ısrarla anımsatmışlardı bize. Böyle bir ülkü, o yaşta ve o sınırlı donanımla gerçekleştirilebilir miydi? Bu tür bir soru, o zamanlar, aklımın köşesinden bile geçmiyordu. Ancak, insanların sevgisini kazanarak, onlarla birlikte azımsanmayacak bir yolun kat edilebileceğine olan inancım tamdı.


Biliyor musun, sevgili Yılmaz; ben bugün de köyümüzün, kentimizin aydınlanmasının, özellikle öğretmenin bilinçli ve soluklu çabalarıyla gerçekleştirebileceğine inananlardanım. Ancak, bunun gerektirdiği çağdaş öğretmenin göreve hazırlanması; siyasal erkin de Atatürk’ün yaptığı gibi, öğretmenin arkasında durması, ona kol kanat germesi koşuluyla.


Senin köylülerinin beni neden çok sevdiklerini ise, bugün bildiğim gibi o gün de biliyordum. Çünkü ben de onları çok seviyordum; hem de ayrım gayrım gözetmeksizin. Eğer, Tosunlu’dan umulmadık bir anda ve istemediğim halde ayrılmamış olsaydım, köy halkıyla daha da kaynaşmak istiyordum. Zeki ve çalışkan erkek öğrencilerin yanı sıra, aynı nitelikteki kız öğrencileri de bir ilki gerçekleştirerek yatılı ilköğretmen okuluna göndermek için velileri ikna etmeyi planlıyordum. Bu konuda kendime güvenim tamdı. Tosunlu köyünün kızlarını, ilkokuldan sonra da okutmak için önlerini açma isteğim, ne yazık ki kursağımda kaldı. İyi ki aynı isteğimi, Aşağı Irmaklar köyünde gerçekleştirerek, o burukluğumu bir ölçüde de olsa hafifletmiş oldum.


- Ben, eğitimcilerin emekli olma haklarının olmadığını düşünüyorum. Milli eğitimdeki görevinizden ayrıldıktan sonra yine çalışmalarınızı yoğun biçimde sürdürdüğünüzü biliyoruz. Neler yaptınız, anlatır mısınız?


-Neler mi yaptım? 2000 yılı sonbaharında Foça’ya yerleşinceye dek neler yaptığımı yukarıda özetle belirttim. Onların dışında, yayıncımın isteği üzerine, Foça’ya gelişimin ikinci yılında “Çocuk Ruh Sağlığı ve Uyum Bozuklukları” adlı kitabımı yazdım. Ertesi yıl, “Rehberlik ve Psikolojik Danışma”yı altıncı kez geliştirdim. Daha sonra bu kitabın yedinci baskısı da yapıldı. İlk kitabıma çalışırken yazmayı tasarladığım ve zaman zaman üzerinde çalıştığım “Ansiklopedik Psikoloji Sözlüğü”nün ilk baskısını yayıncım, 2006’da okura sundu. Ertesi yıl da “Çocuk Ruh Sağlığı ve Uyum Bozuklukları”nın yepyeni ve ilkini çok aşan bir kapsam ve içeriğe kavuşturduğum ikinci baskısını yayımladı. Ve geldik bugüne. Şimdilerde yoğun bir biçimde, söz konusu sözlüğü, “Ansiklopedik Psikoloji ve Eğitim Sözlüğü” adıyla, düşlediğim nitelik ve oyluma kavuşturmaya çalışıyorum. Şu anda yedi yüz sayfayı aştı çalışmalarım; bu gidişle bin sayfaya merdiven dayayacağa benziyor. Başka neler yaptım, Foça’ya geldim geleli? Mevlüt Kaplan Edebiyat Yarışması’nda ikisi, üçüncülük ödülü de almış olan üç çocuk öykü kitabı, bir şiir kitabı, bir “Türkçe Dilbilgisi El Kitabı-Anlama Anlatım Dilbilgisi”, basılmayı bekliyor. “Kurtarıcılar” adını taşıyan bir deneme kitabı da öyle. İlköğretimden yüksek öğretime dek eğitimimizin her aşamasında öğretmenlik yapma şansını yakalamış kişilerden biri olarak acı tatlı, düşündürücü, birçok mesleki anım var. Onları da yeni kuşaklara sunmak istiyorum. Kitaplığımın iki rafını, yalnızca öğretmenlik üstüne yazılmış kitaplar dolduruyor, Bir o kadar da kitapla, okuma ve yazmayla ilgili kaynak var kitaplığımda. Bu iki birikimimi de “Öğretmenin Kitabı” ve “Kitap Okuma Yazma” adlı ürünlere dönüştürmeyi tasarlıyorum, ömrüm yeterse.





-Artvin deyince, oradaki okuryazar oranının, Türkiye ortalamasının üzerinde olması gelir akla. Bu konuda bugün neler söylemek istersiniz?


-Evet; bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilköğretim sorununu çözen ilk ildir Artvin. İkincisi de Muğla’dır. Böyle bir onuru taşıyor ilimiz. Büyük özlemim, ülkemizin her çocuk ve gencinin; içinde de Artvinli çocuk ve gençlerin, eğitimden kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda, istedikleri aşamaya dek çağdaş bir eğitim alabilme olanağına kavuşturulduğunu görmektir.





-Yaşamını eğitime adamış biri olarak günümüzde ülkemizde uygulanmakta olan eğitim sistemini özlüce değerlendirir misiniz?


-Dergilerde ve kimi kitaplarda yayımlanan yazılarımda da vurguladığım gibi, eğitimimizi tam anlamıyla çağdaşlaştırdığımızı söyleyemiyoruz. Eğitimimizde olanak ve fırsat eşitsizliği azalacağına artıyor. Okul yüzü görmemiş insan sayımız, bugün bile hayli kabarık. Okullarımızın çoğunda hâlâ her öğrenciden, aynı bilgilerin, aynı ortamda, aynı süre içinde öğrenilmesi bekleniyor. Oysa bu, insan doğasına ve bireysel ayrılıklar gerçeğine aykırı bir beklentidir. Çağdaş eğitimde korkutucu, cezalandırıcı, onur kırıcı, umutsuzluğa düşürücü davranışlardan medet ummaya yer yokken, okullarımızda bu tür uygulamalardan geçilmiyor. Çağdaş okulda bunların yerine umutlandırıcı, destekleyici, geliştirici bir tutum benimseniyor. “Eğitim” diye, insanı insanlığından çıkaran her türlü kör dövüşü bir yana bırakılarak, bireye aklın ve bilimin aydınlatıcılığında, insanca değerler kazandırılıyor.


-Çağdaş eğitimde her öğrenciye belli kurallar çerçevesinde duygularını yaşama; düşüncelerini çekinmeden ortaya koyabilme olanağı veriliyor. İnsana koşulsuz saygıyı temel ilke olarak benimseyen çağdaş eğitimde öğretmen ve yöneticiler, her öğrenciyi eşdeğerde görüyorlar. Onları, düşünebilen, kendi başına öğrenebilen, sorun çözebilen, kendisini başarıyla yönetebilen; bağımsız kişilikli, güçlü benlikli tam verimli bir yetişkin düzeyine ulaştırmayı hedefliyorlar. Bu gelişimi sağlamaları için öğrencilerin, öğrenim çalışmalarına etkin bir biçimde katılımlarını sağlıyorlar. Öğrenim sırasında öğrenciler oyuncu; öğretmen ise oyunun sahneye koyucusu rolünü üstleniyor. Bu uygulamada öğrencinin, yalnızca dayanıklı bilgiler aracılığı ile öğrenmeyi öğrenmesine çalışılıyor. Demek ki çağdaş eğitim uygulandığında, o sürekli anlatıp dinletmeler, söyleyip yazdırmalar; öğrenciye hazır, kuru bilgileri dayatmalar, tatsız tuzsuz yinelemeler, pılısını pırtısını toplayıp okullarımızı terk etmek zorunda kalacaklar.


-Çağdaş eğitimde bilgiler kadar, beceri ve değer duygularının öğrenilip içselleştirilmesine de önem veriliyor. Bilginin yalnızca ne olduğunun öğrenilmesiyle yetinilmiyor; bilgiye ilişkin “Neden?”, “Nasıl?” sorularına da yanıt aranıyor. Son aşama olarak da öğrenilenlerden, çözümleme, ilişkilendirme ve bireşim yoluyla özgün ürünler, yaratılar ortaya konuluyor. Bizim gibi ülkelerin okullarının çoğunda, bu dört aşamanın ta başında debelenilip durulmaktadır. Okullarımızda verilen eğitimi kısa bir süre gözlemleyen herkes, öğrenmenin hangi aşamasında olduğumuzu kolayca görebilir.


-Çağdaş eğitimde öğrenci odak olmakla birlikte öğretmen, temel etken konumundadır. Çağdaş eğitimi özümlemiş, bu eğitimi başarıyla uygulayabilecek bilgi, beceri ve değer duygularıyla donanmış öğretmeni yetiştirmedikçe, eğitime getirilecek hiçbir yeniliğin fazla bir anlam taşımayacağını düşünüyorum. Yeterli bir öğretmen, yetersiz bir öğretim programının eksik ya da aksak yanlarını giderebilir. Yetersiz bir öğretmen ise, yeterli bir programı bile verimli bir biçimde uygulayamaz. Çağdaş öğretmenin birincil niteliği; meslek sevgisi ve sorumluluk duygusudur. Özlediğimiz öğretmen, bu niteliklerin yanı sıra, diğer mesleki yeterliliklere de sahip olan öğretmendir. Ancak, bu eğitim, hem okulda hem de evde demokratik bir iletişim ortamının var olmasını istiyor.


- Foça’nın biz Artvinliler için çok farklı bir yaşam alanı olabileceğini düşünüyorum. Buradaki yaşamınızdan biraz söz eder misiniz?


-Bence Foça, tam da Artvinlilerin yaşayabileceği bir yer. Foça, sakinliği, derli topluluğu, yüzünün ileriye dönüklüğü ile emekliler kasabası olarak anılmaktadır. Ben de meslek ve yayıncılık yaşamım boyunca alıp kitaplığımın raflarına dizdiğim; ama çoğunu bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitapları okuyabileceğim; yazmayı tasarladığım konuları kaleme alabileceğim temiz havalı, ılıman iklimli bir yer olarak Foça’ya yerleştiğime çok memnunum. Ayrıca, çalışma odamda okumaya ya da yazmaya tam yoğunlaştığım bir anda, alt ya da üst kattan birileri, beni rahatsız da etmiyor burada. Çünkü alt ve üst katında kimse oturmuyor evimin. Masamda çalışmaktan yorulduğumda yanlarına gidip bakımlarını yaptığım, güzelliklerini izlediğim çiçekler, güller var bahçemde; bir de nerde olursa olsun, bahçeye çıktığımı duyan ve yanıma gelerek bacaklarıma sürtünen kedim Dingin. Tabii ben de ona karşılık veriyorum; onu kucağıma alıp seviyorum. Burada her yıl, “aile içi sağlıklı iletişim”, “çocuk ve gencin gelişimi, eğitimi ve uyum sorunları” konularında anne babalar, çocuklar, gençler ve öğretmenlerle kimi kısa; kimi de uzun süreli çalışmalar yapıyoruz. Ülkemin insanlarına olan borcumun küçük bir bölümünü yakınımdakilere bu yolla; uzağımdakilere de yazdığım kitaplar ve yazılar aracılığıyla ödemeye çalışıyorum.


-Sayın Rasim Bakırcıoğlu, bugün Artvin’le olan bağınız nasıldır? Artvin’e ne aralıklarla gidip geliyorsunuz?


-Artvin’le bağım, son yıllarda çok zayıfladı ne yazık ki. İnsan, yetmiş yılı geride bırakınca yollar, gözünde uzamaya başlıyor. Artvin, doğup büyüdüğüm, çocukluk ve gençlik dönemimi geçirdiğim yer. O nedenle Artvin’in bağı bahçesi, dağı yaylası, çayırı tarlası, taşı toprağı, çiçeği ağacı, börtü böceği gözümde tütüyor.





-Artvin’e ve Artvinlilere yönelik diyebileceğiniz birtakım bir şeylerin olabileceğini düşünüyorum. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyim?


-Artvin, çok ayrıcalıklı bir yöre. Bence buranın ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, havasını solumuş olan herkes, önemli, önemsiz demeden, buraya ilişkin her türlü bilgi ve belgeleri, duygu ve düşünceleri, yaşantıları derleyip toplamalı, yazmalı ve bir yerlerde yayımlamalıdır. Bu konuda yaşlılar, tabii önemli birer kaynaktır. Senin Tosunlu köyünü yazacağını öğrenince çocuklar gibi sevindim. Ben de yazıyorum, yaşadığım o yerleri. Örneğin, öykü kitaplarımdan birindeki öykülerin konularını bizim yöre oluşturuyor.





-Sevgili öğretmenim, Artvin’le ilgili unutamadığınız bir anınızı bizlerle paylaşmak istemez misiniz?


-İstemez miyim? Ancak, yerimiz daraldı galiba. Ama gene de anılar denizimden bir damlacığı sunmaya çalışayım: Pedagoji eğitimi nedeniyle o çok sevdiğim ve alıştığım öğrencilerimden ayrılacağım aklıma geldikçe tarifsiz üzüntü duyuyordum. Ama öğretmenliği de öğrencilerimi de bırakıp gidecektim çaresiz. Bir sabah, okul bahçesinde çocuklara zar zor “Hoşça kalın” dedikten sonra, ardıma bakmadan, hızlı adımlarla yola düşmüştüm. O da ne? Öğrenciler, ardımdan geliyorlardı. Bir süre sonra geri dönerler umuduyla geriye bakmadan yürüdüm. Ama hayır, dönen yoktu. Sırt denen yerde bana yetiştiler. Orası, köyden gidenlerin uğurlandığı son noktaydı. Öğrenciler bir kez de orada “Güle güle öğretmenim” dediler. Ben de bakma ile bakmama arasında kendilerine dönerek bir kez daha “Sağ olun çocuklar, haydi dönün” diyerek adımımı atmaya hazırlanırken, Özdemir, bir hamle yapıp bacağıma sarıldı ve bir kez daha “Güle güle öğretmenim” deyince, gözyaşlarıma artık söz geçiremez oldum. O andan sonra kimseye tek bir sözcük söyleyemeden, Özdemir’i bir kez daha öperek hızlı adımlarla yola koyuldum.





Günlük İçinde Günlükler





23 Şubat 2009 akşamının bir ayrıcalığı var benim için. Bu akşamın, saat 21 00’ine gelen bir telefon, üzerinden yarım yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olan ve kişisel dünyamda çok özel bir yer tutan kesitine; ilk öğretmenlik günlerime götürdü beni. Kimin telefonuydu beni oralara götüren? Bana umulmadık ve beklenmedik bir anda, tarifi zor yüce duygular yaşatan sevgili Rasim Yılmaz’ın telefonuydu. Yerim olsaydı o eşsiz anın tüm ayrıntılarını değerli okurlarla paylaşmayı çok isterdim. Geçen yarım yüzyıl, o anda aradan çekilmiş ve ben, neredeyse çocuk denecek yaşımda başladığım ilk öğretmenlik yıllarımda bulmuştum kendimi. O günlerin coşkusu içindeydim. Artık, ne gecenin karanlığını; ne çalışma odamda üç yanımı saran sevgili kitaplarımı; ne de biraz önce algılamakta olduğum boğazımdaki farenjit acısını duyumsuyordum. Şimdi Artvin iline bağlı Ardanuç ilçesinin Tosunlu köyündeydi beynim ve yüreğim. Evet; her şeye karşın çok sevdiğim, hâlâ gözümde tüten ve rüyalarıma giren öğretmenliğimin ilk yıllarındaydım. İşte o ilk yılın ilk günlerindeki duygu ve düşüncelerime tanıklık eden, belki biraz acemi; ama benim için derya deniz değerindeki günlüklerimden yalnızca birkaç satır:





USOT’TAN (TOSUNLU) ÖĞRETMEN RASİM BEY GEÇTİ…


26 Eylül 1956


“Tosunlu Köyü İlkokulu öğretmenliği ve başöğretmenliği görevime iki gün önce başladım. Şu anda, okulun bitişiğindeki öğretmen lojmanında yazıyorum bu satırları. Güneş, biraz önce çekildi köyün içinden. Ancak, Bulanık köyünün doğusuna düşen tepelerde hâlâ güneş var. Yalnızlık, tuhaf duygular yaratıyor. İnsana küsmüş gibi her şey.”


30 Eylül 1956

“Yedi gün oldu köye geleli. İlk kez bu gece kalıyorum evimde. Bugüne kadarki günlerim, nerde akşam, orda sabah misali geçti. Birkaç gün, Muhtar Eyüp Çavuş’un konuğu oldum. Eyüp Çavuş, zeki, atak, iyi bir insan. Köye vardığım ilk gün, evine götürdü beni ve annesiyle tanıştırdı. ‘Bak, dedi, bu benim annem, Rasim Hoca. Senin de annen sayılır. Ben, her zaman evde bulunmam. Acıktığında gelir yemeğini yer, akşamları da bu odada yatarsın. Annemin dışında herkes işte güçtedir, sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar.’ İlk birkaç gün muhtarın konuğu oldum. Yavaş yavaş çevreyi tanımaya başladım. Bir akşam, Cilavuz’dan ağabeyimiz olan Nevzat Helvacı’nın annesine; bir akşam, Resul Dayı’ya, bir akşam da eski öğretmen Süleyman Bey’e misafir oldum. Derken, geçip gitti bir hafta. “


8 Ekim 1956


“Bu sabahı iple çekiyordum. Yataktan fırladığımda, çevredeki tepelere güneş yeni vurmuştu. İçimde, benim için anlatılması zor duygular dolaşıp duruyordu. Tadına doyulmaz duygulardı bunlar. Yüreğim, sözün tam anlamıyla pır pır ediyordu. Okulu açacaktım bugün. Yıllardır kendilerine kavuşmak için çalışıp çabaladığım, özlemlerini çektiğim öğrencilerimle buluşacaktım; onlarla birlikte sınıfa girecektim biraz sonra. Onlara ilk kez seslenirken söze nasıl başlamam gerektiğinin provasını yapıyordum içimden. Aklıma gelenleri beğenmiyordum. ‘Çok güzel şeyler söylemeliyim onlara bu ilk konuşmamda’ diyordum.


Dışarı çıktım. Üç dört çocuk gelmişti daha, elli beş çocuktan. Bayrak direğinin dibinde duruyorlardı. Beni gören biri, bana doğru yaklaştı; arkasından da ötekiler. El sıkıştık. Adlarını sordum, yanaklarını okşadım. İçlerinden biri, “Öğretmenim, zili çalalım, arkadaşlar duyup gelsinler.” dedi. “Çal bakalım.” dedim. Köy, zil sesi her yerden duyulabilecek kadar küçük ve toplu bir köy. Öğrenci zili çaldı. Benim içimdeki duygu karmaşası dinmek bilmiyordu. Gülmeye mi zorluyordu bu duygular beni, ağlamaya mı, kestiremiyordum. Çok geçmedi, gelen çocuk sayısı 40’a yükseldi. Sınıfa girince, biraz yatıştı heyecanım. Öğretmenliğimin ilk konuşmasını beğendim. Bugünü, tanışmakla, neler yapacağımızı, onları nasıl yapacağımızı konuşmakla geçirdik. İşte benim ilk öğretmenlik günüm.”


12 Ekim 1956


“Artık, beş sınıflı, tek öğretmenli okulumuzda iyiden iyiye daldık derslere. Ne var ki bir problemi çözemedim hâlâ. Bir şey soruyorum, parmak kaldıran yok; bir iki parmak ya kalkıyor ya kalkmıyor. Sanki dut yemiş bülbül herkes. Oysa sınıfımın gürül gürül olmasını istiyorum. Onlar konuşmadıkça, kendi kendimi yiyorum. Onları ders etkinliklerine katmanın bir yolunu bulmalıyım.”


01Kasım 1956


“Sınıfım iyice kalabalıklaştı. Birkaç süreğen devamsız dışında herkes geliyor artık. Şimdi sıra, o süreğen devamsızları da getirmekte. Onları da velilerini ikna ederek okula getirmek kararındayım. Çocuklara okulu sevdirmek için neler yapmam gerektiğinin planlarını tasarlıyorum sürekli. Ancak, bazı çocukların tutumları hoşuma gitmiyor; içten davranışım karşısında şımardıklarını görüyorum. Onları da dengelemenin bir yolunu bulmalıyım. İçten, sıcak; ama şımarıklıktan uzak olmalı öğretmen-öğrenci ilişkileri.


Bugün öğle arasında, birkaç yıldır sürekli devamsızlık eden öğrencilerden Hikmet’in babası Mustafa Yazıcı’yı evinde ziyaret ettim. Bana yemek, kahve ikram etti Mustafa Ağa. Uzun tartışmalardan sonra, Hikmet’i de öteki zeki çocukları Mehmet ve Cahit gibi okula gönderme sözünü alarak döndüm okula. İki gün önce de Cemal ve Cemile Güneş’lerin babasından çocuklarını okula gönderme sözü almıştım. Baba, iş güç nedeniyle çocuğunu okula gönderemediğini söylemiş; ben de işlerinin olduğu günlerde çocuklarını izinli sayabileceğimin güvencesini vermiştim. Şimdi sıra, Hüseyin’de. Evet, her çocuğu okula getirmeli ve okutmalıyım. Onlar, okumanın yararının farkında değillerse, bunu fark ettirmek, bana düşüyor.”


26 Kasım 1956


“Odamda yalnızım. Vakit akşam. Odam sıcak ve aydınlık. Bugün Resul Ağa, postanede biriken bir haftalık Cumhuriyet’lerimle Varlık dergilerimin 1 Kasım ve 15 Kasım sayılarına kavuşturdu beni. Gazetelerime şöyle bir göz attıktan sonra, ayrıntılara daha sonra geçmek üzere onları masamın bir köşesine koydum. Dergilere de bir göz gezdirdim. İlkinin kapağında Atatürk’ün resmi; içinde ise Atatürk’le ilgili değerli kalemlerin düzyazı ve şiirleri bulunuyor. İç sayfalarda Atatürk’ün başka resim ve fotoğrafları, bir de yakında yitirdiğimiz değerli şairimiz Tarancı’nın şiirleri ile hakkında yazılanlar yer alıyor. İkinci derginin kapağında Cahit Sıtkı’nın fotoğrafı var. İçindeki yazıların nerdeyse tama yakını da ölümüyle bizi acıya boğan şairimizle ilgili. Tabii; yerli, yabancı birçok ressamın siyah-beyaz resimleri bu sayılarda da yerlerini almışlar. Bir sonraki postaya kadar, bir işim de bunları okumak. Benim temel besin kaynaklarımdan ikisi de bunlar.”





RASİM BAKIRCIOĞLU…


Güner YALÇIN





Rasim Bakırcıoğlu deyince ne geliyor benim aklıma?


İlkeli, kurallı olma; sistemli, düzenli çalışma; incelikli, güler yüzlü davranma geliyor… Eğitme, eğitilme; okuma, yazma geliyor…


Köylerimiz komşu. Tanışıklığımız, bu köy komşuluğuna dayansa bile, asıl kaynaşmışlığımız; öğrencilik, öğretmenlik, emeklilik süreçlerinde oluşuyor. Yaşam boyu birbirlerimizin izleyicisi olduk adeta. O, bizim ağabeyimiz. Okullarımız, çalışma alanlarımız hep farklı olmakla birlikte, kimi yakından, kimi uzaktan, kimi sık sık, kimi aralıklarla birbirimizle hep iletişim içinde olmaya özen gösterdik. Son yıllarda birebir yüzleşmelerimiz biraz daha aralıklı. O, uzun süre yaşadığı Ankara’dan uzaklaştı; kendisine, daha sessiz, sakin, daha üretken olabileceği bir yer seçti; Foça’ya yerleşti.


İlkokul öğretmenliğinden Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine dek, her aşamada çalıştı. Hepsinde de hakkını vererek, çalıştığı yerlerde izler bırakarak… Köyü Irmaklar’a her gidişimde, “Bu köyden öğretmen olarak Rasim Bey geçti…” sözünü duyarım; ondan övgüyle söz edildiğine tanık olurum.


Ama o, bana göre asıl üretkenliğini emekli olduktan sonra vermeye başladı diyebilirim.


Özgün Matbaacılık’ın hemen her yayınıyla doğrudan ilgileniyordu. İki ünite dergisinin (Özgün ve Çağdaş) tüm bölüm ve alanlarına el atmak durumundaydı. Dergilerin kimi bölümlerini bizzat kendisi yazıyor, öteki bölümlerle ilgili yazılanları da dergilerin bütünlüğüne uyarlıyordu. Bir yandan yardımcı ders kitapları yazıyor, bir yandan da yazılmış olanlarda gerekli düzeltmeleri yaparak onları yayıma hazır duruma getiriyordu. Ayrıca başka yayın kuruluşlarına rehberlik ve psikolojik danışmanlık üzerine kitaplar hazırlıyordu.


Bu arada beni de devreye soktu; Çağdaş ünite dergisinin Türkçe bölümlerini yazmamı önerdi, ben de yazdım. Yazım süresince Rasim ağabeyin önerilerinden, deneyimlerinden sınırsızca yararlandım. Derginin beğeni toplaması üzerine, yine aynı yayıncılık adına, ortaklaşa ilköğretim Türkçe ders kitapları yazmamız devreye girdi.


İşte Rasim ağabeyin titizliğini; araştırırken, incelerken, yazarken gösterdiği özeni asıl o zaman daha iyi kavradım Kılı kırk yararcasına, en ince ayrıntıları düşünürcesine… Karşılıklı evlerimizi, Başkent Öğretmenevi’ni suyolu yapmıştık. Yazdıklarımızı uzun uzun inceledik, tartıştık. Zaman zaman anlaşamadığımız, uyuşamadığımız, sürece bıraktığımız noktalar oldu. Onları yine konuşarak, tartışarak, inceleyerek aşmaya çalıştık. Aştık da…


Bu titizliğin, ince eleyip sık dokuyuşun sonucu ne oldu? Altı tane Türkçe Ders Kitabı ortaya çıktı; Talim ve Terbiye Kurulu’ndan çabucak geçen, sonra yıllarca beğenilerek çok okutulan…


Bana zaman zaman söylediği şu sözlerini unutmuyorum: “Benimle çalışmak kolay değildir… Ben çok zor biriyim... Kolay beğenmem, beğenemem… Ayrıntıcıyım…Seçiciyim…”


Bu tavır ve tutumdan çok çok yararlandığımızı da belirtmeliyim.


Onun bir başka özelliği de oldukça zengin bir kitaplığa sahip olmasıdır. Kitaplar, dergiler, gazeteler, gazete kesikleri… Ama öyle uluorta değil; belli bir sisteme göre düzenlenmiş, dosyalanmış, arşivlenmiş… Hemen her şey elinin altında. On binlerce kitabı, kaynağı olup da onların içinden gerekli olanı saatlerce arayıp bulamayan, sözüm ona, birçok “kitap delisi” insan vardır. Rasim ağabey onlardan değildir; aradığı kolayca, hemencecik…


Şimdi o Foça’da. Evi Foça’ya, Foça koyuna, Ege’nin ve gökyüzünün engin maviliklerine bakan bir yerde. Sessiz, sakin, dinlendirici… Kimi, kitaplarının arasında; kimi, kalem kâğıt elinde, masa başında. Kimi de o sevimli kasabada söyleşilerde, toplantılarda, sivil toplum örgütlerinde… Eğitimci kimliğiyle her yerde…


Sana sağlıklar, sevgiler, saygılar sayın ağabey!...








Rasim YILMAZ/08Haber.com

IRMAKLAR BÖLGESİ
 
Kullanıcı adı:
Şifre:
İŞTARSAN BEGANMA :(
 
Reklam
 
YAŞAMA DAİR HERŞEY
 






NELER YAPILABİLİR
 
DOĞA YÜRÜYÜŞÜ , KIŞIN kayak, YAZIN BOL BOL Oksijen ALINIR , ÇAM SAKIZI TOPLAYABİLİRSİNİZ MALİSUKANDA GUSNİYA PINARIN DAN SOĞUK SU İÇEBİLİRSİNİZ . SAMUSHAR Tarihi AHŞAP EVLERİNDE KONAKLAYABİLİRSİNİZ .